26 Ekim 2026, Pazartesi
Serdar BAŞAĞAOĞLU
Serdar BAŞAĞAOĞLU [email protected]

Kalem sustuğunda, vicdan da susar!

Bu hafta Türkiye'nin farklı şehirlerinde gazeteciler sokaklara çıktı.

İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Antalya, Adana, Kocaeli, Diyarbakır ve Van...

Tam 10 şehir!

Ellerinde pankartlar, dillerinde basın özgürlüğü, yüreklerinde mesleklerine sahip çıkma kararlılığı vardı.

Düşünebiliyor musunuz?

Bir ülkede gazeteciler, gazetecilik yapabilmek için sokaklara çıkmak zorunda kalıyor!

İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele bu.

Gazetecilik, birilerinin hoşuna giden cümleleri yan yana dizmek değildir.

Gazetecilik, güçlünün karşısında eğilmek, makam sahibinin önünde el pençe divan durmak, reklam verenin hatasını görmezden gelmek hiç değildir.

Gazetecilik, gerektiğinde herkesin sustuğu yerde konuşabilmektir.

Ama burada biraz da aynaya bakması gerekenler var!

Basın özgürlüğünü yalnızca kendi düşüncemize yakın gazeteciler için savunuyorsak, ortada ilkesel bir duruş yoktur.

Bugün bir gazeteciye yapılan haksızlığa, siyasi görüşü bize uzak diye sessiz kalıyorsak, yarın kendi hakkımızı savunurken ne kadar inandırıcı olabiliriz?

Üstelik basın özgürlüğü, gazetecilere sınırsız bir sorumsuzluk hakkı da vermez.

İftira atmak gazetecilik değildir!

Doğrulanmamış iddiayı gerçekmiş gibi sunmak gazetecilik değildir.

Bir kurumu sırf reklam vermediği için hedef almak da gazetecilik değildir.

Özgür basın kadar dürüst basına da ihtiyacımız var.

Çünkü gazetecinin en büyük sermayesi ne basın kartıdır ne de arkasındaki medya patronu.

Güvendir!

Özellikle Airport Haber ve yazarlarına yapılanlar karşısında sessiz kalanların başına aynısı gelirse bizler de mi susalım? Neden ağzınızdan bir iki cümle çıkmadı? Neden haberlerinizde bizlere yer vermediniz?

Bakın, adalet bir gün gelir herkese gerekir. Bizler yüce Türk Mahkemelerinde yargılandık.

Ve adalet önünde de haklı bulunduk, aynı okurlarımızın adalet terazisindeki gibi!

***

Basın dedik ya geçtiğimiz günlerde Almanya’da bir durum vuku buldu.

Herkes birdenbire Türk hava yolu şirketine yüklendi.

Yahu bir durun, bir sorun edin…

Kurumsal iletişimin iletişim bile kuramayacağı saçma sapan siteler ve diğer sosyal mecralar…

Ne adresi ne telefonu ne de iletişim kurulabilecek bir kanalları yok.

Doğrusunu soran eden de…

Böyle gazetecilik mi olur?

Havayolu şirketimize yapılan resmen bir itibar suikastı.

Bırakın efendim böyle işleri…

Gelelim kendi sektörümüze...

Havacılıkta güzel gelişmeler yaşanıyor.

Türk Hava Yolları yeni pazarlara açılıyor, havalimanlarımız büyüyor, Türk şirketleri uluslararası arenada başarı hikâyeleri yazıyor.

Bunları görmezden gelmek haksızlık olur.

Örneğin Çelebi Havacılık, Macaristan'daki 20. yılını kutluyor.

Bir Türk şirketinin yabancı bir ülkede 20 yıl boyunca faaliyet göstermesi, uluslararası rekabette ayakta kalması ve operasyonel deneyim kazanması küçümsenecek bir başarı değil.

Çelebi'nin bu yolculuğu, Türk havacılık hizmetleri sektörünün ulaştığı noktayı göstermesi açısından önemli.

Emeği geçenleri kutlamak gerekir.

Ama bir şeyi de hatırlatmak isterim.

Şirketlerin gerçek büyüklüğü yalnızca faaliyet gösterdikleri ülke sayısıyla değil, çalışanlarına gösterdikleri değerle de ölçülür.

Yurt dışında başarı hikâyesi yazarken içeride çalışanların sesini duymak, emeğin hakkını teslim etmek ve kurumsal şeffaflığı korumak da aynı derecede önemlidir.

Başarıyı alkışlayacağız.

Ama alkışlarımız, soru sormamıza engel olmayacak.

***

Balıkesir'de rekabetin terazisi neden eşit değil?

Geçtiğimiz günlerde Balıkesir'deki havalimanı taşımacılığına ilişkin iddialar dikkatimi çekti.

Belediye iştiraki BTTBUS'un şehir merkezinden yolcu alabildiği, aynı alanda faaliyet gösteren özel şirketlerin ise otogardan hareket etmek zorunda bırakıldığı öne sürülüyor.

Şimdi soruyorum:

Aynı hizmeti veren iki işletmeye neden farklı kurallar uygulanır?

Birisi belediyenin şirketi diye avantajlı, diğeri özel sektör diye dezavantajlı mı olacak?

Elbette belediyelerin toplu ulaşım hizmeti sunmasına karşı değiliz.

Aksine vatandaşın kaliteli, güvenli ve ekonomik ulaşıma erişmesi hepimizin ortak beklentisi.

Ancak kamu gücüyle ticari rekabet arasındaki çizgi doğru çizilmelidir.

Belediye iştiraki olmak, rekabette ayrıcalık anlamına gelmemeli.

Özel şirket olmak da haksızlığa uğramayı gerektirmemeli.

Rekabetin olduğu yerde kurallar herkese eşit uygulanmalı. Yoksa bunun adı rekabet değil, ayrıcalık olur.

Ve en önemlisi bu hizmeti alan vatandaşa çile çektirilmemeli…

Vatandaş tercihini yapmalı… İstediğine biner…

Ama sırf binmesinler diye de yalnızca tek bir noktadan izin verilmez…

***

Turizmde başarı, yalnızca yabancı turistin bıraktığı dövizle değil, kendi vatandaşımızın ülkesini keşfedebilme imkânıyla da ölçülmelidir.

Basın özgürlüğü yoksa başarıların da eksikleri görülmez

Yazının başına dönelim.

Gazeteciler neden sokakta?

Çünkü basın özgürlüğü yalnızca gazetecilerin mesleki meselesi değil.

Havacılığın da meselesi.

Turizmin de meselesi.

Ekonominin de meselesi.

Düşünün...

Bir havalimanında güvenlik zafiyeti yaşanıyorsa bunu kim sorgulayacak?

Bir hava yolu şirketinde çalışanlar haksızlığa uğruyorsa bunu kim gündeme taşıyacak?

Bir kamu ihalesinde rekabet tartışması varsa bunu kim araştıracak?

Bir yönetici yanlış karar alıyorsa bunu kim yazacak?

Elbette gazeteciler.

Peki gazeteci, yazdığı haber yüzünden mesleki geleceğini kaybetmekten korkarsa ne olacak?

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Bir ülkede gazetecilerin tamamının aynı düşünmesi gerekmiyor.

Hatta düşünmemesi gerekiyor!

Farklı fikirler, farklı bakış açıları, farklı yorumlar demokrasinin zenginliğidir.

Ama gazetecilerin üzerinde birleşmesi gereken tek bir ilke var:

Gerçeğin kimsenin tekelinde olmadığı!

Son söz: Alkış da bizim, eleştiri de!

Ben bu ülkede yapılan her güzel işi alkışlamaktan çekinmem.

Türk Hava Yolları başarılıysa yazarım.

İGA yeni bir hava yolunu ülkemize kazandırıyorsa kutlarım.

Çelebi yurt dışında 20 yılı geride bırakıyorsa gurur duyarım.

Ulaştırma Bakanlığı doğru bir projeye imza atıyorsa hakkını teslim ederim.

Ama aynı şekilde yanlış gördüğüm bir uygulamayı da eleştiririm.

Çünkü gazetecilik, sürekli muhalefet etmek değildir.

Sürekli övgü düzmek de değildir.

Gazetecilik, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmektir.

Ne bir siyasetçinin alkışçısı olacağız ne de bir şirketin halkla ilişkiler departmanı.

Kimse kusura bakmasın!

Gazetecinin görevi güçlülerin gönlünü hoş tutmak değil, kamuoyunun doğru bilgiye ulaşmasını sağlamaktır.

Bugün 10 şehirde yükselen basın özgürlüğü çağrısını bu yüzden önemsiyorum.

Ancak meslektaşlarımın da kendi içimizdeki çifte standartlarla yüzleşmesi gerektiğine inanıyorum.

Birbirimizi yalnızca başımız sıkıştığında hatırlamayalım.

Mesleki dayanışmayı siyasi yakınlıklara, ekonomik ilişkilere ve kişisel hesaplara kurban etmeyelim.

Ve unutmayalım...

Bir ülkenin havalimanları ne kadar büyük olursa olsun, gazetecileri özgür değilse o ülkenin ufku eksik kalır.

Çünkü uçaklar gökyüzünde özgürce uçarken, kalemlerin yerde zincire vurulduğu bir düzen gerçek anlamda ilerleme değildir.

Terazinizin gönyesi eşit olsun ki vicdanınızın terazisi şaşmasın!

Çünkü adalet, herkese aynı gözle bakabilmek; doğruluk ise kimsenin hatırına eğilmemektir!

Serdar BAŞAĞAOĞLU

[email protected]

Kalem sustuğunda, vicdan da susar!

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000