31 Ağustos 2026, Pazartesi
Serdar BAŞAĞAOĞLU
Serdar BAŞAĞAOĞLU [email protected]

Mesele Çok Basit: İnsan

Turizm sezonunu bitiriyoruz.

Rakamlar açıklanacak.

Yüzdeler verilecek.

Grafikler çizilecek.

“Şu kadar turist geldi.”

“Şu kadar gelir elde edildi.”

“Rekor kırıldı.”

İyi güzel de...

Bir de otelciye sorun.

Restorancıya sorun.

Turizmciye sorun.

Esnafa sorun.

Bir de tatil yapmaya çalışan vatandaşa sorun.

Bu sezon istediğimiz gibi gitmedi.

Çünkü Türkiye pahalılaştı.

Öyle böyle değil.

Turistin hesap yaptığı bir ülke haline geldik.

Eskiden turist Antalya'yı, Bodrum'u, Marmaris'i düşünürdü.

Şimdi hesap makinesini açıyor.

Bir tarafta Türkiye.

Bir tarafta Yunanistan.

Bir tarafta Mısır.

Deniz var mı?

Var.

Güneş var mı?

Var.

Otel var mı?

Var.

Uçak var mı?

Var.

E fiyat?

İşte hikâye orada değişiyor.

Turist romantik olabilir ama bütçesi romantik değil.

Parası nereye yetiyorsa oraya gidiyor.

Biz de özellikle fiyat rekabetinde avantaj sağlayan destinasyonlara müşteri kaptırıyoruz.

2026 sezonu artık büyük ölçüde geride kaldı.

Benim asıl merak ettiğim 2027.

Çünkü bu maliyetlerle işletmeci ne kadar dayanacak?

Personel gideri artıyor.

Enerji artıyor.

Kira artıyor.

Gıda artıyor.

Finansman maliyeti artıyor.

Vergi yükü var.

Kur dengesi ayrı mesele.

Bir tarafta işveren “Nasıl ayakta kalacağım?” diyor.

Öbür tarafta çalışan “Bu maaşla nasıl yaşayacağım?” diyor.

İşin en garip tarafı ne biliyor musunuz?

İkisi de haklı.

***

Gelelim havacılığa...

Geçen haftalarda işsiz pilotları yazdık.

Uçak sayıları büyüyor.

Siparişler açıklanıyor.

Filolar genişliyor.

Yeni hatlar geliyor.

Ama kokpite girmek için yıllarını ve ciddi miktarda parasını harcamış genç pilotların büyük bir bölümü hâlâ iş arıyor.

Çözüm?

Henüz ortada herkesi rahatlatacak bir çözüm yok.

Burada insanın aklına başka bir sektör geliyor.

Eczacılık.

Türkiye'de çok sayıda üniversite eczacı yetiştiriyor.

Mezun oluyor gençler.

Sonra ne olacak?

İstihdam lazım.

Sistem bu kez belirli koşulları sağlayan eczanelere yardımcı eczacı çalıştırma yükümlülüğü getiriyor.

Çalışmanın çerçevesi mevzuatla çiziliyor, ücret konusunda da meslek örgütlerinin belirlediği ölçütler devreye giriyor.

Madem bazı mesleklerde istihdam sorununa böyle müdahale edebiliyorsunuz...

O zaman insan sormadan edemiyor:

Pilotlar için neden kapsamlı bir istihdam modeli konuşulmuyor?

Havayolları, uçuş okulları, üniversiteler, SHGM ve sektör temsilcileri aynı masaya otursun.

Kaç pilot yetiştiriyoruz?

Kaç pilota ihtiyacımız var?

Önümüzdeki beş yılda kaç kişiyi istihdam edebiliriz?

Kaç genç lisansını aldıktan sonra evinde bekliyor?

Bunları bilelim.

Çünkü pilot yetiştirmek patates yetiştirmek değil.

Yıllar gidiyor.

Para gidiyor.

Emek gidiyor.

Umut gidiyor.

Sonunda lisans duvarda asılı duruyorsa ortada bir planlama problemi vardır.

***

Eczacılık demişken yazmazsam çatlarım.

Bir başka garabet de çalışma süreleri.

Eczacı sabah dükkânını açıyor.

Akşama kadar çalışıyor.

Nöbet denk geliyor.

Gece boyunca devam ediyor.

Sabah oluyor.

Hayat devam ediyor.

Bazı çalışma düzenlerinde dinlenme imkânı yetersiz kaldığında ortaya insanı zorlayan çok uzun çalışma süreleri çıkabiliyor.

Üstelik karşınızdaki vida değil.

İlaç.

Hasta.

Reçete.

Doz.

İnsan sağlığı.

Yorgunluk burada yalnızca çalışanın problemi değildir.

Hastanın da problemidir.

Türkiye'nin bazı bölgelerinde cumartesi çalışma düzeni var.

Bazılarında farklı uygulamalar görülebiliyor.

Peki bütün bunları insan sağlığını, çalışanların dinlenme hakkını ve eczanelerin ekonomik gerçeklerini birlikte düşünerek yeniden ele almak çok mu zor?

Nöbet elbette olacak.

Gece ilaca ihtiyacı olan vatandaş ne yapacak?

Ama nöbet sistemi insanı tüketmek zorunda mı?

Değil.

Mesele nöbeti kaldırmak değil.

Mesele sistemi insan için kurmak.

Yoksa kim dayanabilir aralıksız 36 saatlik bir çalışma zamanına?

***

Gelelim gençlere...

Burada biraz kızacaklar bana.

Kızsınlar.

Hepsi için söylemiyorum elbette.

Çalışkan, pırıl pırıl, mesleğine dört elle sarılan binlerce gencimiz var.

Ama yeni kuşağın bir bölümünde giderek büyüyen bir problem görüyorum.

Kolay para.

Hemen para.

Çok para.

Mümkünse az çalışarak para.

“Bu işi yapar mısın?”

Zor.

“Şunu öğren.”

Ne gerek var?

“Biraz sabret.”

Olmaz.

“En aşağıdan başla, işi öğren, yüksel.”

O kadar bekleyemem.

İyi de arkadaş...

Hayatın “premium üyeliği” yok.

Parayı yatırıp emeği atlayamıyorsun.

Meslek dediğin şey zaman ister.

Tecrübe ister.

Hata yaparsın.

Düzeltirsin.

Tekrar yaparsın.

Ustanın yanında beklersin.

Gerekirse çayı da koyarsın.

Sonra bir gün senden sonrakine işi sen öğretirsin.

Bunun adı eskiden alın teriydi.

Kelimeyi aman kaybetmeyelim.

Ama gençlere kızarken aynaya da bakmak gerekiyor.

Çocuk telefona bakıyor...

Birisi hiçbir şey üretmeden servetini sergiliyor.

Bir başkası şaibeli işlerle gündeme geliyor.

Öteki “üç ayda zengin oldum” diye video çekiyor.

Lüks otomobil.

Saat.

Villa.

Tekne.

Para.

Para.

Para.

Sonra biz aynı gence dönüp:

“Evladım, 10 yıl çalış, mesleğinde iyi ol” diyoruz.

Çocuk da haliyle soruyor:

“Neden?”

İşte o “neden” sorusuna toplum olarak iyi bir cevap vermemiz gerekiyor.

Çünkü emek itibarsızlaşırsa yalnızca gençler bozulmaz.

Toplum bozulur.

***

Ve gelelim gökyüzüne...

Geçtiğimiz günlerde THY'nin bir uçuşunda görev yapması planlanan bir pilotun alkol kontrolünün pozitif sonuçlanması nedeniyle sefere ilişkin ciddi bir aksama kamuoyuna yansıdı.

Ardından Airport Haber’de bir başka skandal daha yayınladı.

Bu konu magazin değildir.

“Bir iki kadehten ne olacak?” konusu hiç değildir.

Havacılıkta bazı kuralların neden var olduğunu tartışmazsınız.

Uygularsınız.

Çünkü havacılığın meşhur bir gerçeği vardır:

Kuralların önemli bir bölümü geçmişte yaşanan acı tecrübelerden öğrenilmiştir.

Kimse pilota “Hayatın boyunca alkol kullanma” demiyor.

Mesleğinin ve şirketinin kuralı neyse ona uy diyor.

12 saatse 12.

24 saatse 24.

48 saatse 48.

Mevzuat ne diyorsa o.

Şirket prosedürü daha sıkıysa o.

Bu kadar.

Çünkü o kokpit koltuğuna oturduğunuz anda mesele artık yalnızca sizin hayatınız değildir.

Arkanızda yüzlerce insan vardır.

Aileler vardır.

Çocuklar vardır.

Bir şirketin itibarı vardır.

Bir ülkenin bayrak taşıyıcısının markası vardır.

Dolayısıyla kurala aykırılık kesin olarak tespit edilmişse gereken disiplin süreci işletilmelidir.

Kim olduğuna bakılmadan.

Unvanına bakılmadan.

Kıdemine bakılmadan.

Ve sadece çalışan açısından değil...

Kontrol mekanizmasında ihmal varsa o da araştırılmalıdır.

Çünkü havacılıkta emniyet zincirdir.

Bir halka koparsa diğerlerinin sağlam olması sizi her zaman kurtarmaz.

Bakın...

Turizmciyi konuştuk.

Pilotu konuştuk.

Eczacıyı konuştuk.

Gençleri konuştuk.

Aslında dört ayrı mesele değil bunlar.

Aynı meselenin dört ayrı görüntüsü.

İnsan.

İnsanı hesaba katmadan ekonomi yönetemezsiniz.

İnsanı hesaba katmadan istihdam planlayamazsınız.

İnsanı hesaba katmadan çalışma düzeni kuramazsınız.

İnsanı hesaba katmadan uçuş emniyeti sağlayamazsınız.

Ve emeğin değerini yeniden öğretmeden güçlü bir gelecek kuramazsınız.

Uçak alabilirsiniz.

Terminal yapabilirsiniz.

Otel dikebilirsiniz.

Eczane açabilirsiniz.

Üniversite kurabilirsiniz.

Ama sonunda hepsini çalıştıracak olan...

İnsan.

Belki de yeni haftaya başlarken önce bunu hatırlamak gerekiyor.

Ve bu yazıyı yazdığım gün30 Ağustos...

104 yıl önce bu topraklarda umutsuzluğa teslim olmayanlar vardı.

“Olmaz” diyenlere rağmen oldu.

“Bitti” diyenlere rağmen yeniden başladı.

Bir milletin kaderi değişti.

Çünkü başında, milletine inanan bir lider vardı.

Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Aradan 104 yıl geçti.

Dünya değişti.

Türkiye değişti.

Biz değiştik.

Ama galiba değişmeyen bir şey var...

Her geçen gün seni biraz daha iyi anlıyor, biraz daha fazla arıyor, biraz daha çok özlüyoruz Atam.

Aklın yolunu gösterdiğin için...

Bilimi işaret ettiğin için...

Bağımsızlığın ne demek olduğunu öğrettiğin için...

Ve bize, şartlar ne kadar ağır olursa olsun bir milletin kendi kaderini değiştirebileceğini gösterdiğin için...

Minnettarız.

Başta Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatanı bize emanet etmek için canını ortaya koyan bütün kahramanlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Ve 104 yıl sonra, bir kez daha...

Seni çok özlüyoruz Atam.

Serdar BAŞAĞAOĞLU

[email protected]

Mesele Çok Basit: İnsan

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000