17 Ağustos 2026, Pazartesi
Serdar BAŞAĞAOĞLU
Serdar BAŞAĞAOĞLU [email protected]

800 Uçak, Yüzlerce İşsiz Pilot ve Boşalan Cepler

Geçen hafta yine hızlı geçti.

Uçaklar geliyor.
Terminaller büyüyor.
Yeni hatlar açılıyor.
Yeni hedefler açıklanıyor.

Güzel.

Ama bazen rakamlara bakarken insanı unutuyoruz.

***

Türk Hava Yolları’nın hedefi büyük.

Bugün yaklaşık 550 uçak.

Yarın?

800 uçak.

Dünyanın dört bir yanına uçuyoruz.

Daha da uçacağız.

Türk Hava Yolları büyüyor.

Büyüsün.

Gurur duyarız.

Ama...

Uçağın kendi kendine uçmadığını da unutmayalım.

THY yönetimi pilot ihtiyacını büyük ölçüde kendi akademisinden karşılamayı planlıyor.

TAFA’da yaklaşık 250 öğrenci pilot var.

Kapasitenin 350’ye çıkarılması hedefleniyor.

Uçak teslimatları da gecikiyor.

Dar gövdede altı ay.

Geniş gövdede 12 aya varan gecikmelerden söz ediliyor.

Dolayısıyla şirket, 2026 ve 2027 sonuna kadar dışarıdan ilave pilot alımına ihtiyaç duymayacağını öngörüyor.

Şirket açısından bakarsanız...

Planlama.

Maliyet.

İnsan kaynağı.

Standardizasyon.

Hepsinin mantığı var.

Peki genç pilot açısından bakarsanız?

Türkiye’de yıllarca uçuş okulları açıldı.

Gençlere pilotluk hayali satılmadı belki ama pilotluk hayali kurmalarının önü sonuna kadar açıldı.

Aileler imkanlarını zorladı.

Kimi ev sattı.

Kimi kredi kullandı.

Kimi yılların birikimini ortaya koydu.

Çocuklar okudu.

Uçtu.

Lisansını aldı.

Sonra?

Kapının önünde beklemeye başladı.

Şimdi doğal olarak sormak gerekiyor.

Bu gençler ne olacak?

Madem sektörün pilot ihtiyacının önemli bölümü şirketlerin kendi akademilerinden karşılanacak...

Bağımsız uçuş okullarından mezun olacak yüzlerce gencin istihdam projeksiyonu nedir?

Uçuş okullarının kapasitesiyle havayollarının gerçek pilot ihtiyacı arasında bir planlama yapılıyor mu?

Pilot lisansı vermekle mesele bitiyor mu?

Bence bitmiyor.

Çünkü mesele yalnızca kokpite pilot yetiştirmek değil.

O pilotun önüne bir kokpit koyabilmek.

Gençlere “Oku” deyip...

Sonra “ihtiyacımız yok” demek...

Sosyal açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele.

Milli havayolumuz büyürken, bu ülkenin kendi imkanlarıyla yetişmiş gençlerine de mümkün olduğu ölçüde kapı açmasını istemek herhalde çok şey istemek değildir.

***

Bir de basın toplantısı meselesi var.

AirportHaber’in yine davetliler arasında olmaması dikkatimi çekti.

Açık söyleyeyim.

Canımı sıktı.

Bir yayın organının haberlerini beğenmeyebilirsiniz.

Eleştirilerini sert bulabilirsiniz.

Yazdıklarından rahatsız olabilirsiniz.

Cevap verirsiniz.

Tekzip edersiniz.

Eleştirirsiniz.

Ama gazeteciliğin en temel işlevlerinden biri zaten soru sormaktır.

Basın toplantısı dediğiniz şey yalnızca sizi alkışlayacak insanların bulunduğu salon olmamalı.

Eleştiren de gelecek.

Zor soru soran da gelecek.

Hoşunuza gitmeyen soruyu soran da gelecek.

Çünkü basın toplantısının anlamı budur.

AirportHaber’in neden davet edilmediğini tahmin edersiniz bu sebeple. Belki bu yönetimle değişir demiştim, olmadı…

Ama ortaya çıkan görüntü hoş değil.

Doğru söyleyeni kapıdan uzak tutarsanız...

Sorular ortadan kalkmaz kardeşim.

Sadece kapının dışında sorulur.

***

Gelelim kokpite.

Son günlerde THY pilotları arasında bir başka konu konuşuluyor.

Maaşlar.

Daha doğrusu ücretleri oluşturan bazı kalemler.

Özellikle uçuş tazminatlarında düzenleme yapılacağı yönünde kulisler var.

Altını çiziyorum:

Henüz açıklanmış kesin bir karar yok.

Oran yok.

Takvim yok.

Dolayısıyla gerçekleşmiş bir uygulamayı değil, çalışanlar arasında konuşulan bir iddiayı tartışıyoruz.

Ama bazen söylenti bile önemlidir.

Çünkü çalışan nezdinde belirsizlik yaratır, kafaları bulandırır….

Körfez’deki savaş havacılığın maliyetini artırdı.

Yakıt pahalı.

Operasyon pahalı.

Risk pahalı.

Uçağın lastiğinden motoruna...

Finansmanından sigortasına...

Her şey para.

Havayolu yönetimlerinin maliyet hesabı yapması gayet doğal.

Ama tasarruf cetvelini açarken dikkat edilmesi gereken bir satır var.

İnsan.

 

Pilot dediğiniz kişinin,

Bayramı tarifeye bağlı.

Yılbaşı tarifeye bağlı.

Uykusu tarifeye bağlı.

Çocuğunun doğum günü tarifeye bağlı.

Gece uçuyor.

Sabah uçuyor.

Kış uçuyor.

Yaz uçuyor.

Bir gün İstanbul.

Ertesi gün Tokyo.

Sonra Lagos.

Sonra New York.

Beden İstanbul saatinde.

Kafa başka saat diliminde.

Valiz zaten kendisinden daha fazla seyahat ediyor.

Kabin memuru farklı mı?

Değil.

İnsanlar sizin tatiliniz başladığında çalışmaya başlıyor.

Siz koltuğa oturuyorsunuz.

Onlar mesaiye başlıyor.

Siz uyuyorsunuz.

Onlar ayakta.

Dolayısıyla şirketlerin maliyet baskısını anlıyorum.

Ama pilotun, kabin memurunun ve operasyonun yükünü taşıyan personelin aidiyet duygusunu kaybetmek...

Excel tablosunda hesaplanamayacak kadar pahalıya mal olabilir.

 

Üstelik hayat zaten pahalı.

Soğan 100 lirayı görüyor.

Mazot 80 lirayı geçti.

Eskiden...

“Ben hep 50 liralık alıyorum zaten”diyenler vardı…

Ahhh ahh...

Sizi ne güzel hatırlıyoruz!

Bugün pompacıya 50 liralık deseler, herhalde arabanın camını siler, yollar.

***

Şaka bir yana...

Hayat pahalılığı hepimizin belini büküyor.

Pilotun da.

Kabin memurunun da.

Teknisyenin de.

Yer hizmetleri çalışanının da.

Gazetecinin de.

Esnafın da.

Bu nedenle çalışan ücretlerinde yapılacak her düzenlemenin yalnızca bilanço tarafından değil, çalışanın motivasyonu, yaşam maliyeti ve uluslararası rekabet koşulları tarafından da değerlendirilmesi gerekir.

Yapmayın derim.

İnsandan tasarruf...

Bazen en pahalı tasarruftur.

***

İstanbul Havalimanı tarafına geçelim.

Orada tablo başka.

Jetex aldı başını gidiyor.

Medicana Airport Medical Center peş peşe yeni hizmetler devreye alıyor.

Sağlık merkezi büyüyor.

Yolcuya yönelik medical eskort ve doktor refakati gibi hizmetler başladı.

Yeni branşlar geliyor.

Özel sağlık sigortalarıyla anlaşmalar genişliyor.

Üzerine Hilton da açıldı.

Oldu mu?

Oldu.

Havalimanı değil adeta küçük bir şehir.

Uçak var.

Otel var.

Sağlık var.

Özel havacılık var.

Lojistik var.

Alışveriş var.

Yeme içme var.

Dünyanın dört bir yanına bağlantı var.

Yıllardır bir laf var ya...

“Almanlar bizi kıskanıyor.”

Almanlar bizi genel olarak kıskanıyor mu bilmiyorum ve hiç zannetmiyorum.

Ama İstanbul Havalimanı’nı gördüklerinde içlerinden...

“Bunu iyi yapmışlar.”diyorlarsa şaşırmam.

Çünkü iyi yapılan işe iyi demek lazım.

Eleştirmek ne kadar gazetecilikse...

Başarıyı teslim etmek de o kadar gazeteciliktir.

***

Ama havalimanından çıkıp turizm bölgelerine doğru gidince...

İşin rengi değişiyor.

Turizmde alarm zilleri duyuluyor.

Türkiye’de faaliyet gösteren şirketlerin mecralarında bile Mısır tatili reklamlarını görüyorsunuz.

İnsan ister istemez düşünüyor.

Turist neden Türkiye'yi değil başka ülkeyi seçiyor?

Türk vatandaşı neden kendi sahillerinde tatil yapmak yerine alternatif ülkelere bakıyor?

Cevabı sadece reklamda aramayın.

Cüzdanda arayın.

Çünkü ekonomi sadece TÜİK tablosu değildir.

Ekonomi sokaktır.

Kasadır.

Pazardaki poşettir.

Restorandaki boş masadır.

Oteldeki boş odadır.

Yazın ortasında klima satamayan beyaz eşyacı varsa...

Denizin dibinde şezlongu boş kalan işletmeci varsa...

Piknik alanının yanında et satamayan kasap varsa...

Akşam servisinde masaları boş kalan restoran varsa...

Sezon ortasında oda fiyatını düşürdüğü halde rezervasyon alamayan küçük otel varsa...

Dondurmacının önünde kuyruk yoksa...

Çarşıdaki esnaf akşam siftah hesabı yapıyorsa...

Taksici müşteri bekliyorsa...

Mağazacı vitrine bakıp içeri giren insan arıyorsa...

Sorun sadece turizm değildir.

Sorun satın alma gücüdür.

İnsanların dışarıdaki ayak sesi azaldı.

Çünkü para ses çıkarmıyor artık.

Cep sessiz.

Kart dolu.

Limit dolu.

Vatandaş hesabı biliyor.

Kahve içmeden önce düşünüyor.

Yemeğe çıkmadan önce düşünüyor.

Tatile gitmeden önce üç kere düşünüyor.

Sonunda...

Evde oturuyor.

Peki reçete?

Bence şaşırtıcı değil.

Üreteceğiz.

Ama lafla değil.

Fabrikayla.

Makineyle.

Teknolojiyle.

Yazılımla.

Uçakla.

Motorla.

İlaçla.

Tarım ürünüyle.

Katma değerle.

Sadece tüketerek zenginleşen ülke yok.

Birbirimize ev satarak...

Birbirimize otomobil satarak...

Birbirimize kahve satarak...

Birbirimize hizmet faturası keserek...

Bir yere kadar.

Dünyaya satacağız.

Döviz kazanacağız.

İyi üreteceğiz.

Kaliteli üreteceğiz.

Marka yaratacağız.

Fabrika kuracağız.

Genç mühendise iş vereceğiz.

Teknisyene iş vereceğiz.

Pilota kokpit vereceğiz.

800 uçak hedefliyorsak...

800 uçağı uçuracak insanı da düşünmeliyiz.

Milyonlarca turist hedefliyorsak...

O turistin neden Türkiye’ye geleceğini de düşünmeliyiz.

Dev havalimanları yapıyorsak...

O havalimanlarından dünyaya satacağımız ürünleri de düşünmeliyiz.

Çünkü mesele sadece uçmak değil.

Nereye uçtuğunuz.

Ne taşıdığınız.

Ve geride nasıl bir ülke bıraktığınız.

Türkiye’nin ihtiyacı belli.

Üreten Türkiye.

Fabrika kuran Türkiye.

Teknoloji geliştiren Türkiye.

Gençlerini yetiştirip sonra kapıda bekletmeyen Türkiye.

Çalışanının emeğini maliyet kalemi olarak değil, geleceğinin sermayesi olarak gören Türkiye.

Dünyaya mal satan...

Hizmet satan...

Teknoloji satan...

Ve kazandığıyla insanına refah sağlayan Türkiye.

Başka çaremiz yok.

Hepinize güzel bir hafta dilerim.

 

Serdar BAŞAĞAOĞLU

[email protected]

800 Uçak, Yüzlerce İşsiz Pilot ve Boşalan Cepler

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000