Takvim değişiyor.
Sorunlar değişmiyor.
Biraz Türkiye’nin gerçeklerinden konuşalım…
Sabah pazara gidiyorsun...
Domates kırmızı.
Kiraz parlak.
Biber canlı.
Ama insanın aklına artık ilk gelen soru şu:
"Bunu güvenle yiyebilir miyim?"
Avrupa Birliği sınırlarından pestisit nedeniyle geri dönen ürün haberlerini okuyoruz.
Peki o ürünler ne oluyor?
Vatandaşın aklındaki soru bu.
Çünkü güven, açıklamayla değil, denetimle sağlanır.
Bugün sağlıklı beslenmek artık lüks haline geldi.
Doğal ürün arıyorsan...
Ya kilometrelerce yol gideceksin...
Ya da maaşının önemli bir kısmını pazarda bırakacaksın.
Bu normal değil.
Çünkü devletin en temel görevi vatandaşını doyurmaktan önce, sağlıklı doyurmaktır.
Diyelim ki sağlığını koruyamadın.
Hastalandın.
İşte o zaman başka bir maraton başlıyor.
Randevu...
Sıra...
Tetkik...
Ve sonunda "bağış" adı altında istenen ödemeler.
Üniversite hastanelerinde aynı işlem için bir yerde sembolik ücret, başka bir yerde çok daha yüksek rakamlar konuşuluyor.
Vatandaşın kafası karışıyor.
Şeffaflık olmazsa güven de olmaz.
İnsanlar sağlık hizmetine ulaşırken "Acaba benden ne istenecek?" diye düşünmemeli.
Çünkü sağlık pazarlık konusu değildir.
Bir de şu çakarlı araç meselesi...
İnanın artık direksiyon başına korkarak geçiyoruz.
Arkadan selektör...
Korna...
Tampona kadar yaklaşmalar...
Sanki yol onların.
Sanki diğer insanlar trafikte misafir.
Oysa direksiyon başındaki herkesin canı aynı değerde.
Gerçekten görevde olan araçlar elbette ayrı.
Kimsenin buna itirazı yok.
Ama yetkinin sınırı görünmez olunca, suistimal iddiaları da bitmiyor.
Vatandaşın tek istediği şey belli.
Kurallar herkes için aynı olsun.
Bir de mesleğimiz var.
Gazetecilik...
Eskiden "dördüncü kuvvet" denirdi.
Şimdi bazıları için reklam panosu.
Kim haklıysa onu yazmak yerine...
Kim güçlüyse onu yazanlar çoğaldı.
Neyse ki hâlâ başka bir yolun mümkün olduğunu gösteren gazeteciler de var.
Kalemini satmayan...
Korkmayan...
Kimden gelirse gelsin yanlışa yanlış diyebilen insanlar...
Gazetecilik onların omzunda ayakta duruyor.
Ben de inanıyorum ki doğruları yazmak için birilerinden icazet almaya gerek yok.
Bir sendikanın ya da bir kurumun doğru bulduğun uygulamasını desteklemek de, yanlış bulduğunu eleştirmek de gazeteciliğin doğal görevidir.
Gazetecinin tarafı kişi değil, gerçektir.
Yahu bir siyasi partiden, bir havayolu şirketinden ya da bir gruptan para alarak haber yazan kişi gazeteci midir?
Bu para trafikleri er ya da geç ortaya çıkacak.
Son günlerde havacılık sektöründe yaşanan tartışmaları herkes takip ediyor.
İddialar ortaya atılıyor.
Açıklamalar yapılıyor.
Dosyalar konuşuluyor.
Peki kamuoyu adına sorulması gereken sorular gerçekten soruluyor mu?
Geçmişte görev yapan yöneticilerin sorumluluk alanları yeterince inceleniyor mu?
Bu soruların cevabını yargı ve ilgili kurumlar verecektir.
Gazetecinin görevi ise bu soruların takipçisi olmaktır.
Bugün bazı isimler ekranlarda yüksek sesle konuşuyor.
Dün söyledikleriyle bugün söyledikleri birbirini tutmayanlar da var.
Bu yüzden insanlar artık unvanlara değil, tutarlılığa bakıyor.
Çünkü güven, yıllar içinde kazanılıyor...
Dakikalar içinde kaybediliyor.
Son sözüm sektörümüze...
Bugün menfaat uğruna alkışladığınız insanlar...
Yarın şartlar değiştiğinde ilk sizi yalnız bırakabilir.
Bu yüzden kişilere değil...
İlkelere yatırım yapın.
Dürüstlük bazen zor kazandırır.
Ama kaybettirmez.
Gazetecilik makamın değil...
Milletin vicdanının yanında durduğu sürece anlamlıdır.
Ve unutmayın...
Kalem mürekkeple kirlenmez.
Vicdanla kirlenir.
Bakın görün kim kirleniyor, kim parlıyor…
Hepinize güzel bir hafta dilerim.
Serdar BAŞAĞAOĞLU
Yorumlar