Bizim kuşak, arada kaldı. Bizler "bilgisayar" ile "daktilo" arasında kaldık.
"Tel dolaplar" ile "buzdolapları" arasındaki kuşağız biz.
"Nihansın dideden" ile "Love story" arasındaydık.
Vitrindeki "Renkli ti-vi" ile evdeki "siyah-beyaz" arasında ne kadar gidip geldik, bilemezsiniz.
"Hamburger" ile "köfte" arasındaki kuşaktır bizim kuşak.
"Mahalle bakkalı" ile "süpermarketlerin" arasında. "Veresiye defterleri" ile "kredi kartları"nın tam ortasındaydık. "Milliyetçilik" ile "yabancı sermaye" arasında bir yerde...
"G-string" ile "dantel don" arasında, "Yerli malı" ile "marka" arasında, "Aşk" ile "flört" arasında...
"Ucu parfümlü mektuplar" ile "e-mail'ler" arasında, "Alın teri" ile "kolay para" arasında...
"Meyhane" ile "Reina" arasında kaldık...
Arada kalan kuşağız biz.
"Tel çember" ile "ateş eden pilli robot" oyuncaklarının arasında kala kala büyüdük.
"Arnavut taşı" ile "asfalt" sokakların kesiştiği köşeydi yerimiz.
İşte bakın;
"Cumhuriyet" ile "demokrasi" arasında sıkıştık, birisine koşsak öbürünü yitiriyoruz.
"Namus" ile "para" arasındayız. Hangisi?..
"Havuç maskesi" ile "botoks" arasında...
"Berber Mahmut" ile "Erkek kuaförü Lemi" arasında kalmaktı bizimkisi.
Yine şaşkınız bu günlerde.
El öpülen, şeker ikram edilen ziyaretler mi, yoksa Antalya'ya gitmek mi bayram? Aradayız yine dostlar.
Böyle günler gelip çattığında benim canım sıkılır. Uçuk aklım eski ile yeni arasında sıkışıp kalır.
Tek ayağımın üzerinde zıplaya zıplaya dönerim. Sonunda...
Gülmek ile ağlamak arasında bükerim boynumu, bir yanımda sevinç, bir yanımda hüzün...
Bekir Coşkun
Bu yazı yazılalı çok oldu. Arada kalanlar ile köşeyi dönenler farklılaştı.
DP zamanında o partiden şu partiye geçenlerin parasal, hukuksal, finansal ve ahlaki nedenleri vardı.
Onlarda, arada kalan hiç olmadı. Seçmen diye küçümsenen bizler, Adnan Menderes’in, “Odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm” demesiyle halkımızın ne kadar cahil bırakılmış olduğunu gördük. Bunun nedeni ise taa ikinci dünya savaşı sonrası ABD politikalarına dayanır. Tezleri şu idi; “Eğitimli halk, her sözünüzü irdeler, yanlışınız ya da yalanınızı bulur ve size itaat etmez. Bu nedenle halk, “yeterince” eğitilmelidir.!”
Bize yansıması çok sürmedi. Eğitimde Dünyaya örnek olan Köy enstitüleri (bilim ve sanatın birlikte verilmesi) ABD telkin ve yaptırımları ile hemen kapatıldı. Köylerden ilk okulun kaldırılması ile halk maaşlı imamlara emanet edildi, itaat din yoluyla gerçekleştirildi.
Dünyada din görevlilerinin devlet bütçesinden doğrudan maaş aldığı veya kilise vergisi gibi devletin zorunlu kıldığı mekanizmalarla gelirlerinin finanse edildiği başlıca ülkeler şunlardır: Türkiye, Almanya, Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İsveç, Lüksemburg, İtalya, Yunanistan, Vatikan ve Romanya.
Bunların dışındaki birçok ülkede (örneğin ABD, Fransa, İngiltere ve çoğu İslam ülkesi) din görevlilerinin maaşları devlet bütçesinden ödenmez; tamamen cemaat bağışları, vakıflar veya kilisenin kendi gelirleri ile finanse edilir.
Başka dinleri bırakın, İslam’ın özünde para almak değil, belirli oranlarda pay etmek vardır. İnanların inanç ile ilgili para/gelir elde etmesi düşünülemez. Kiliselerin tüm gelirleri yaptıkları sosyal çalışmalar ve bu çalışmaları karşılığı yapılan bağışlardan elde edilir. Bizler ise son model SUV sahibi cami imamlarına artık alıştık. Tarikatlardan bahsetmiyorum bile.
Eskiden küçük Amerika denirdi ülkemiz için. Her açıdan öyleydi. Şimdilerde ise 24 saatte boşaltılamayan kasalar, dibinde köşesinde nereye götürüleceğine karar verilemeyen dudak uçuklatan miktarda paralar ve ülkenin her köşesinde yapılmış sayısız saraylardan geçilmiyor.
Bütün bunlar ülkenin refahı ve ahlakını nasıl etkiliyor bilemiyoruz ama ahlaki bir çöküntü içerisinde olduğumuzu hissetmekteyiz. Kur’an dan verilen örnekler bile etkilemiyor politikacıları. Bir millet vekili karısı mahkeme harcı ödememek için “fakir” yazısı alıyor muhtardan. Konu ödeyecek olduğu harç ve tutarı değil, bu davranışı ahlaki bir gösterge saymaması. Yalan söylemeyi alışkanlık hâline getirmek, Rüşvet almak veya vermek, Torpil yapmak, Başkasının hakkını yemek, Şiddeti veya hakareti normal görmek, Sosyal medyada iftira ve linç kültürü oluşturmak, Çevreyi bilinçli şekilde kirletmek, Gücü olanın kuralları çiğnemesini savunmak, Kopya çekmek ya da emeği çalmak, İnsanları çıkar için kullanmak, Kadın, çocuk veya hayvanlara kötü muamele etmek ve Yolsuzluğu “herkes yapıyor” diyerek meşrulaştırmak. Edebiyatta ve düşünce tarihinde de ahlaksızlaşma teması sık işlenir.
Bizim zamanımızda ise “Diyet” gibi hikayeler çok yaygındı. Hikaye, insanların onurunu, emeğini ve fedakârlığını anlatan bir hikâyedir. Ömer Seyfettin bu öyküde özellikle gurur, sözünde durma ve insanın kendini kanıtlama isteği temasını işler. Ahlaki değerlerin üstünlüğünü vurgular.
Artık bu ve buna benzer yazılar yayınlanmıyor, yazarlar da yazmıyorlar. Güzel ahlak teması ne dizilerde ne de oyunlarda görülmüyor. Tam aksine işlenen konular hep ahlaki çöküntüyü normalleştirme üzerine. Para, güç ve çıkar ön planda ve imrendiriliyor. Zina artık sadece Kur’an da yasak (haram). Hak yemek ve haksız gelir elde etmek doğallaştı. Bugün için doğal kabul edilen bu ahlaksızlığın içinde büyüyen gençlerin yarın ülkeyi nereye götürecekleri, kendi çocuklarını nasıl yetiştireceklerini düşünen yok. Birileri nasıl olsa yurt dışında gökdelen, çiftlik, villa vs.. sahibi olmuşlar, benden sonrası tufan der gibi yaşıyorlar. Nasıl bir örnek olduklarının farkında değiller. Ülkemizde daire satın almayanlar, ülke dışında çiftlik dahil ne bulursa alıyorlar. En hayret ettiğim ise İngiltere’de ancak 99 seneliğine sahip olabiliyorsun çiftlik ya da daire satın alınca. Londra’da tüm bir sokağın bizimkiler tarafından satın alındığını duyunca çok şaşırmıştım. Neyse, başkasının parası bizim çenemizi yormasın!
Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde genellikle sade bir dil ve güçlü bir mesaj bulunur; “Diyet” de bunun en bilinen örneklerinden biridir. İnsan onuru paradan ve çıkarlardan üstün olabilir. Toplumun önyargıları insanı zor durumda bırakabilir. Gurur bazen kişiye ağır bedeller ödetebilir. Siz yine de Gurur ve onur, Fedakârlık, Adaletsizlik, Toplumsal önyargı, Güç ve irade ile dengeli ve ahlak sahibi olmaya gayret edin. Önce küçümsenebilirsiniz ama bu sizin ne kadar ahlaklı olduğunuzu gösteren en önemli ve tek duygu olmaya devam edecektir. Bunun rahatlığı ve kutsallığı gibi sizi bulutlarda uçuran başka bir duygunun olmadığını zaten biliyorsunuz.
Ahlakın zayıfladığı bir yerde kısa vadede güç, çıkar ve korku öne çıkar; uzun vadede ise güven çözülür. İnsanlar birbirine, kurumlara ve kurallara inanmayı bırakınca toplum sadece yasalarla ayakta kalamaz. Çünkü yasa dış davranışı cezalandırır; ahlak ise insanı kimse görmezken de sınırlar. Bunun sonucu genelde birkaç alanda görülür. Aile ve ilişkilerde sadakat azalır, insanlar birbirini araç gibi görmeye başlar. Ticarette dürüstlük bozulur; hile normalleşirse ekonomi bile güven kaybeder. Siyasette güç, hizmetten daha önemli hale gelir. Toplumda “haklı olan” değil, “güçlü olan” kazanır algısı oluşur. İnsan iç dünyasında da boşluk yaşar; çünkü sadece çıkar üzerine kurulu hayat uzun süre tatmin vermez. Sonuçta insanlık yara alır ve toplumsal olarak bir çöküş başlar. Ama korkmayın, toplumlar çoğu zaman küçük dürüstlüklerle yeniden toparlanır, kötü örnekler kötü örnek olarak kalır.
“Bir memlekette namuslular, en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça o memlekette kurtuluş yoktur.”
İsmet İnönü’nün bu sözü, toplumda sadece ahlaklı olmanın yetmediğini; haksızlık karşısında ses çıkarabilmenin de gerekli olduğunu vurgular.
Kalın sağlıcakla.
Yorumlar