06 Temmuz 2026, Pazartesi
Servet BAŞOL
Servet BAŞOL [email protected]

Maşallah



Bugün (5 Temmuz 2026) itibarıyla Türkiye'nin siyasi ve ekonomik görünümü özetle şu şekilde değerlendirilebilir:

Siyasi durum

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde hükümet görevine devam ediyor.

İktidar ile muhalefet arasındaki siyasi rekabet yüksek düzeyde sürüyor. Ekonomi, hukuk sistemi, ifade özgürlüğü ve yerel yönetimler en çok tartışılan başlıklar arasında yer alıyor.

Dış politikada Türkiye; NATO üyeliğini sürdürürken, Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Aynı zamanda Orta Doğu, Rusya ve Ukrayna gibi bölgesel krizlerde diplomatik rol oynamaya devam ediyor.

Ekonomik durum

Ekonomi son yıllara göre daha istikrarlı bir görünüme yaklaşsa da önemli sorunlar devam ediyor.

Enflasyon düşüş eğiliminde olsa da hâlâ vatandaşın alım gücü üzerinde baskı oluşturuyor. Haziran verileri piyasanın yakından takip ettiği gelişmeler arasında yer aldı.

Faiz oranları yüksek seviyelerde bulunuyor. Bu politika, enflasyonu kontrol altına almak amacıyla uygulanırken kredi maliyetlerini artırıyor.

Türk lirası önceki yıllara göre değer kaybetmiş durumda ve döviz kurları yüksek seviyelerde seyrediyor.

İş dünyasında yatırım ve ihracat sürse de özellikle küçük işletmeler finansmana erişim ve yüksek maliyetlerden şikâyet ediyor. Bazı sektörlerde büyüme yavaşlamış durumda.

Kiralar ve yaşam maliyetleri özellikle büyük şehirlerde vatandaşların en önemli ekonomik sorunları arasında yer alıyor.

Türkiye bugün, siyasi olarak güçlü rekabetin yaşandığı ve dış politikada aktif rol üstlenmeye çalışan bir ülke görünümünde. Bu nedenle Türkiye'nin mevcut durumu, olumlu gelişmeler ile devam eden yapısal sorunların bir arada bulunduğu karma bir görünüm sergiliyor.”

Buraya kadar yazdıklarımı Chat GPT’ye sormuştum “Türkiye'nin bugün ki siyasi ve ekonomik hali nedir?” diye ve bana bu yanıtı verdi. Chat GPT bunları kendinden uydurmuyor. Yazılı basından, sosyal ortamlarda en sık ve çokça yazılanların bir özetini sunuyor size.

Hatırlayın, Paul Henze'ye atfedilen "Ülkelere bir şey yaptırmak demokratik ortamda zor. Meclise kabul ettirseniz ordu, orduya kabul ettirseniz hukuk karşı çıkıyor." Bunu Ukrayna’da başardılar. Tek adam düzeni, ABD'nin ezelden beri istediği bir dönem. Böyle bir düzende ülkeleri idare etmek ve istediklerini yaptırmak daha kolay.

Bu ifade, özellikle 1990'lar ve 2000'lerin başındaki Türkiye'de kuvvetler ayrılığı ve askerî vesayet tartışmalarını anlatmak için sonradan yaygınlaşmış görünmekte. Şimdilerde ise bu sözün gerçekleşip gerçekleşmediği hala tartışılıyor.

Bize düşen, düştüğümüz yanlışları sonraki nesillerle paylaşarak geleceğe ışık tutmak. Anlayanlar için yani. Anlamak ise hiç te kolay bir kavram değildir. Anlamak, zamanın en küçük dilimi olan “an” sözcüğünden gelir. Kimileri an’lar, kimileri saniye’ler, kimileri dakika’lar, kimileri de saatler geçse nafile!

Yardımcı olalım bazılarına. Rahmetli Demirel'in söylediği, vakti zamanında alaycı bir ifade ile dinlediğimiz şu söz

“Bana sorarsanız Türkiye’nin durumu tek kelime ile nasıldır? diye, iyidir derim.

İki kelime ile anlatın derseniz iyi değildir derim!”

Söylemiş olduğu buna benzer daha nicelerini anlayabilmemiz, ancak o zamanki biz gençlerin yaş almasıyla yerine oturdu. En önemli sözü olan “Yürümekle sokaklar aşınmaz!” sözü ise asla unutamayacağım bir sözdür. Onun döneminde her sözünü müstehzi bir şekilde dinleyen bizler, tıpkı atasözleri gibi ne demek istediğini ancak iş başımıza gelince anladık ama artık çok geç olmuştu. Bu hoşgörü cümlesini devlet yöneten başka birinden çok zor duyarsınız. Bu söz aklıma başka özlü sözleri de çağrıştırdı;

Emeğinin karşılığını, senin ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.

Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma. Asla bilmeyenle tartışma.

Bu cahiliye döneminde kızmaktan çok üzülüyorum. İyi ve yeterli eğitim almamışların söz ve yetki sahibi oldukları, diplomaların asil, sahte ayrışımlara tabi tutulmalarını, velhasıl böyle bir dönemi hiç yaşamamıştık. Kırılma noktasını da temsil eden kişi olan Mustafa Sancar, Tokat İmam Hatip Lisesi mezunudur. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğrenim görmüştür. 1994 yılından itibaren Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinde çeşitli görevlerde çalışmıştır. ANFA ve Ankara Hayvanat Bahçesi'nde reklam, halkla ilişkiler ve yöneticilik görevleri üstlenmiştir. Çeşitli dergi ve yayınlarda editörlük yaptığı ve bir reklam ajansının kurucu ortakları arasında yer aldığı da basına yansımıştır. 2014 yılında ULAKBİM Müdür Yardımcısı olarak atanmış ve özellikle bilimsel yayın ve kütüphane hizmetlerinden sorumlu olan Cahit Arf Bilgi Merkezi'nin yönetiminden sorumlu olmuştu. Cahit Arf kimdir bilir misiniz? Bilmeyenler araştırabilir ama adını bir kurumun bilgi merkezine verilmesi, az da olsa bir ipucu olmalıdır. İnanç üzerine eğitim görmüş birisinin bilimsel bir araştırma ve uygulama yapılan yere atanması bir başlangıçtır. Tıpkı ulusal bir güreşçinin bir devlet bankası yönetim kuruluna atanmasının yarattığı çelişki gibi. Bu tür atamalar, cahiliye döneminin gücü ile bilginin sıradanlaştırılması ve sonraki atamaların dikkat çekmeyeceğinin kanıtı niteliğinde olmasıdır. Artık altı yaşındaki sübyana nikah kıymalar, zinanın suç olmaktan çıkarılıp çoklu evliliğe yol açmalar ve buna benzer bu asra uymayacak, dinen bile sakıncalı olan ve ayetle ikaz edilen şartları hiçe sayarak gerçekleştirilen bazı uygulamalar, basit birer örnektirler.

Cahiliye dönemindeki bilim ve uydurulan din kuralları, aslında bundan iki bin yıl öncesinde de tartışılmaktaydı. Ama bilinçli bir ustalıkla. Hikâye, genellikle "Protagoras ile Euathlos paradoksu" (veya "Protagoras'ın dava paradoksu") olarak bilinir. Hikâye şöyledir:

Protagoras, Euathlos'a hukuk ve hitabet öğretmeyi kabul eder. Anlaşmaya göre, öğrenci eğitim ücretinin bir kısmını hemen, kalanını ise ilk davasını kazandığında ödeyecektir.

Eğitim bittikten sonra Euathlos avukatlık yapmaz; dolayısıyla hiç dava kazanmaz ve ödeme de yapmaz.

Bunun üzerine Protagoras öğrencisini mahkemeye verir. Ortaya şu paradoks çıkar:

Protagoras'ın mantığı:

Davayı ben kazanırsam, mahkeme kararıyla bana ödeme yapacaksın. Davayı sen kazanırsan, ilk davanı kazanmış olacağın için anlaşmaya göre yine bana ödeme yapacaksın. O hâlde her durumda bana ödeme yapmalısın.

Euathlos'un mantığı:

Davayı ben kazanırsam, mahkeme bana ödeme yapmamam gerektiğini söylemiş olacaktır. Davayı ben kaybedersem, ilk davamı kazanmış olmayacağım için sözleşmeye göre yine ödeme borcum doğmaz.

O hâlde her durumda ödeme yapmam.

Bu, hukuki yorum ile mantıksal akıl yürütmenin çatışmasını gösteren ünlü bir paradokstur. Aslında çelişkinin kaynağı, “ilk davayı kazanma” şartının mahkemenin önündeki bu davaya uygulanıp uygulanmayacağı ve sözleşmenin nasıl yorumlanacağıdır. Modern sözleşme hukukunda böyle bir uyuşmazlık, sözleşmenin amacı ve tarafların iradesi dikkate alınarak çözülebilir; dolayısıyla paradoks daha çok felsefi ve mantıksal bir düşünce deneyidir. Biz ise mantıktan önce emeğe verilen değerden yola çıkarak sorunları çözeriz. Çünkü bizde emek kutsaldır.

Kutsal olan emek, liyakat ile tanımlanır. Ortaya konmuş olan emeğin deneysel, bilimsel ve uygulamadan oluşan güçlü yanları liyakat yani o işe layık olma kıstasını ortaya koyar.

Tıpkı “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” ayetindeki gibi.

"İşi layığına vermek" Türkçede bir deyimdir ve bir görevi ehil, yeterli, dürüst ve o işi hakkıyla yapabilecek kişiye emanet etmek anlamına gelir. Aynı zamanda bir işi yaparken onu gerektiği gibi, hakkını vererek yapmak anlamında da kullanılır.

Devlet yönetimi: Görevlerin liyakat sahibi kişilere verilmesi.

Eğitim: Öğretmenlik ve yöneticilik görevlerinin alanında yetkin kişilere verilmesi.

Sağlık: Hastaların uzman ve deneyimli hekimlere yönlendirilmesi.

Hukuk: Davaların yetkin avukatlar ve hâkimler tarafından yürütülmesi.

Mühendislik ve mimarlık: Teknik projelerin gerekli bilgi ve deneyime sahip kişilere verilmesi.

Ticaret ve işletme: Yönetim ve kritik kararların işi bilen kişilerce alınması.

Sanat ve zanaat: Ustalık gerektiren işlerin ustalar tarafından yapılması.

Günlük yaşam: Ev tadilatından araç tamirine kadar herhangi bir işin uzman kişiye verilmesi.

Bu anlayışın temelinde liyakat ilkesi vardır. Bir işi layığına vermek; akrabalık, arkadaşlık, siyasi yakınlık veya başka kişisel nedenlerle değil, bilgi, beceri, deneyim, dürüstlük ve sorumluluk ölçütlerine göre görev vermeyi ifade eder. Kısacası, "işi layığına vermek" insanların bilgi, yetenek ve ehliyetlerine uygun işlerde görevlendirilmesini gerektiren tüm işleri kapsar. Bu nedenle hem kamu hem özel sektör hem de günlük hayattaki görev ve sorumluluklar için geçerli genel bir ilkedir. Akrabalarını koru, kolla ayeti, haksızlık yapmayı veya liyakati göz ardı etmeyi gerektirmez. Akrabana yardım edebilir, onu eğitebilir, fırsatlar sunabilirsin; ancak başkalarının hakkını ilgilendiren görev ve yetkilerde liyakat ilkesini korumak da önemlidir.

Layığı ile iş verilen kişi etrafına, ona verilen işi başarabilmek için o işe layık kişileri toplar. Tıpkı bir elin nesi var, iki elin sesi var gibi. Böylece iş kısa sürede başarı ile tamamlanır ve o işi yapanlar kısa sürede unutulur giderler ama ortaya konmuş olan iş hep hatırlanır. Sadberk Koç, Boğaziçi köprüsünü gördükten sonra "Nazar değmesin, bir maşallah yaptıralım." önerisinde bulunur. Bunun üzerine Vehbi Koç, ünlü hattat Emin Barın'a bir eser sipariş eder. Barın da Kûfî hat üslubuyla "Maşallah" yazısını tasarlar. Bu yazı köprünün Avrupa yakası girişinde yıllardır bulunmaktadır.

Bu maşallah yapan, yaptırana olduğu gibi layık olan ve kadir bilenlere de gelsin.

https://servetbasol.com

Maşallah

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000