31 Ağustos 2026, Pazartesi
Utku YASAVUL
Utku YASAVUL [email protected]

İstanbul Havalimanı’nı Sevmek İçin 10 Bin Kilometre Uzağa Taşınmak

Bir yılı aşkın süredir Bali’de yaşıyorum. Bu süre içinde Güneydoğu Asya’da epey havalimanı gördüm, Avrupa’ya gidip geldim, bolca aktarma yaptım, sabahın köründe terminal köşelerinde kahve içtim, gate değişikliklerinin peşinden koştum. Eskiden seyahat benim için çoğunlukla İstanbul’dan bir yere gitmekti. Şimdi ise bir yerden bir yere gitmeye çalışırken, İstanbul’da sahip olduğumuz şeyin ne kadar büyük bir konfor olduğunu daha iyi anlıyorum.

İtiraf edeyim, İstanbul’da yaşarken İstanbul Havalimanı’nın büyük bir hayranı değildim. Hatta ilk yıllarında klasik eleştirilerin neredeyse tamamını yapmışımdır. Çok uzak, çok büyük, çok pahalı. Gate’e yürürken insanın günlük adım hedefini tamamlaması zaten garanti. Bir kahveyle sandviç aldığında hesap gelince, “Ben yanlışlıkla lounge mu satın aldım?” diye bakıyorsun. Haksız olduğumu da hâlâ düşünmüyorum. Sadece artık resmin başka bir tarafını da görüyorum.

Bali’ye taşındıktan sonra ana havalimanım Denpasar oldu. İlk bakışta gayet hoş, tropikal mimarisi olan, insana daha tatile terminalde başlamış hissi veren bir yer. Fakat sürekli seyahat etmeye başlayınca bir havalimanının güzel olup olmamasından çok daha mühim bir şey olduğunu anlıyorsunuz: O havalimanından nereye, ne kadar kolay gidebildiğiniz. İstanbul’dayken bunun üzerine hiç düşünmezdim. Bir yere gitmeye karar verdiğimde THY’ye bakardım, büyük ihtimalle direkt uçuş bulurdum. Yoksa da makul bir bağlantı çıkardı. Meğer bu hiç de dünyanın geri kalanında standart bir şey değilmiş.

Bali’de haritaya bakıp “Şurası zaten yakın, ne kadar zor olabilir?” dediğim pek çok seyahatin sonunda kendimi önce Jakarta’ya, olmadı Kuala Lumpur’a, bazen Singapur’a uçarken buldum. Bekle, aktarma yap, tekrar güvenlikten geç, gate değişsin, bir kahve daha iç, yeniden uçağa bin. Bir noktadan sonra gittiğiniz şehirlerden çok aktarma yaptığınız havalimanlarını tanımaya başlıyorsunuz. Kuala Lumpur’da hangi tarafta daha iyi kahve olduğunu öğrenmiş olmamın şahsi inkişafıma nasıl bir katkısı oldu bilmiyorum ama artık böyle bir malumatım var.

İşte İstanbul’u biraz da o zaman özlemeye başladım. İstanbul’da yaşarken THY’nin dünyanın en fazla ülkesine uçan havayolu olması benim için biraz marketing cümlesiydi. Güzel bir istatistik, güzel bir reklam filmi malzemesi. İnsan elinin altında olan imkânı pek sorgulamıyor çünkü. Sonra o imkân elinizin altından gidince, vaktiyle üzerinde durmadığınız şeylerin ne kadar kıymetli olduğunu fark ediyorsunuz.

Şimdi İstanbul’a geldiğimde departure board’a bazen gerçekten bakıyorum. New York, Londra, Tokyo, Cape Town, Bangkok, Dubai, Amsterdam, Seul… Birkaç saat içerisinde aynı terminalden dünyanın bambaşka köşelerine uçaklar kalkıyor. İstanbul’da yaşarken bu görüntü bana son derece alelade geliyordu. Şimdi gelmiyor. Çünkü dünyanın başka bir köşesinde yaşadığınızda, haritada birbirine çok yakın görünen iki şehrin arasında bile bazen yarım günlük bir seyahat olduğunu öğreniyorsunuz. Dünya küçülmüş olabilir ama belli ki herkese eşit küçülmemiş.

Avrupa’daki bazı havalimanlarını yeniden kullanmak da bu kanaatimi kuvvetlendirdi. İsmi büyük, mazisi kuvvetli bazı terminallere giriyorsunuz, üç boş koltukla çalışan bir priz bulduğunuzda kendinizi büyük ikramiyeyi kazanmış gibi hissediyorsunuz. Geçen yıl bir yerde telefonumu şarj etmek için yerde otururken İstanbul Havalimanı hakkında yıllardır ettiğim laflar geldi aklıma. İnsan bazen fikrini büyük araştırmalar, raporlar, aviation statistics neticesinde değiştirmiyor. Bazen sadece priz bulamadığı için değiştiriyor.

Elbette İstanbul’a her dönüşüm romantik bir reconciliation değil. Uçaktan iniyorum, pasaporttan geçiyorum, valizi alıyorum ve şehir merkezine nasıl gideceğimi düşünmeye başladığım anda eski şikâyetlerim süratle geri geliyor. Havalimanından İstanbul’a ulaşmak bazı günler İstanbul’dan başka bir ülkeye ulaşmaktan daha meşakkatli hissettirebiliyor. Terminal mesafeleri konusunda da kanaatim baki. Bazı kapılara “gate” değil “destinasyon” denmesi gerektiğini düşünüyorum. Ekranda “20 min walk” yazısını gördüğümde boarding pass’in yanında küçük bir muz ve elektrolit verilmesini bekliyorum.

Ama galiba artık şu ayrımı daha iyi yapıyorum: Bir havalimanının zaman zaman beni sinir etmesiyle kötü bir havalimanı olması aynı şey değil. İstanbul’da yaşarken sürekli detaylara bakıyordum. Taksi kaç para, kahve kaç para, neden bu kadar yürüyorum, valiz neden geç geldi… Uzakta yaşamaya başlayınca ilk defa sistemin tamamına bakmaya başladım. Dünyanın öbür ucundan İstanbul’a tek bağlantıyla gelebilmek, ertesi sabah İstanbul’dan Avrupa’nın herhangi bir şehrine uçabilmek, bir yere gitmeye karar verdiğinizde üç farklı aktarma kombinasyonu yapmak zorunda kalmamak… Bunlar İstanbul’da yaşarken farkına bile varmadığım imtiyazlarmış.

Bir yıldır dışarıda yaşamak Türkiye hakkındaki bütün fikirlerimi değiştirmedi elbette. Bazı meselelerde mesafe insanı daha müşkülpesent bile yapıyor. Fakat İstanbul Havalimanı konusunda beni biraz mahcup ettiğini kabul edebilirim. Hâlâ pahalı, hâlâ fazla büyük, hâlâ bazı kapılara yürürken hayatımı ve bugüne kadar aldığım kararları sorguluyorum. Fakat artık İstanbul’a her indiğimde başka bir şeyi de düşünüyorum: Dünyanın bu kadar fazla noktasına bu kadar kolay bağlanabilen bir şehirde yaşamanın ne büyük konfor olduğunu insan bazen ancak o şehirden 10 bin kilometre uzağa taşınınca anlıyormuş.

Benim anlamam biraz uzun sürdü. Yaklaşık 10 bin kilometre kadar.

İstanbul Havalimanı’nı Sevmek İçin 10 Bin Kilometre Uzağa Taşınmak

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000