Türkiye büyüyor.
Türk Hava Yolları kanatlanıyor.
Bu bir reklam cümlesi değil.
Bu, betonla, çelikle, rakamla konuşan bir gerçek.
Yaklaşık 100 milyar liralık yatırım.
Dünyanın en büyük kargo terminali.
Yeni uçak içi ikram tesisleri.
26 bin kişilik istihdam.
Bu işler öyle “afişle”, “kurdeleyle”, “tweetle” olmaz.
Bu işler kazma kürekle olur.
Planla olur.
Sabırla olur.
THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın paylaştığı vizyon tam da bu yüzden takdire şayan.
Çünkü mesele sadece daha çok uçmak değil.
Bakım, eğitim, ikram, kargo, müşteri deneyimi…
Yani havacılığı uçaktan ibaret sanmayan bir akıl.
THY bugün büyüyorsa,
bu yalnızca destinasyon sayısı artıyor diye değil,
arka plandaki mutfak büyüdüğü için.
Alkış buraya.
Gelelim ikramiye meselesine…
THY’de ikramiye sözü verildi.
Eylül 2025’te.
“Yıl sonunda” dendi.
Takvim ilerledi.
Beklentiler yükseldi.
Sessizlik uzadı.
Ama burada frene basmak gerekir.
Çünkü Prof. Dr. Ahmet Bolat’ın sicilinde
“personeli yarı yolda bırakmak” yoktur.
Aksine,
THY tarihinde çalışan lehine atılmış birçok adımda imzası var.
O yüzden bu mesele
“verilecek mi verilmeyecek mi” meselesi değil.
“Ne zaman, nasıl” meselesidir.
Kimsenin şüphesi olmasın:
Bu konu açıklığa kavuşacaktır.
Ve yine personel lehine bir denge kurulacaktır.
THY, çalışanını küstürerek büyüyemez.
Bunu en iyi bilen de zaten Ahmet Bolat’tır.
Bir hayal kuralım mı?
Geçtiğimiz günlerde bir haberde okudum.
Airbus, emekliye ayırdığı Beluga uçakları için müze arıyor.
İşte tam bu noktada insan durup düşünüyor…
Dünyanın en büyük havayollarından biri olan Türk Hava Yolları,
neden dünyanın en büyük havacılık müzesini kurmasın?
Uçaklarıyla değil sadece,
hikâyesiyle, emeğiyle, teknolojisiyle anlatılan bir müze…
Gençler için ilham.
Çocuklar için hayal.
Türkiye için marka.
Eğer büyüklük yalnızca filoyla ölçülseydi,
herkes büyük olurdu.
Ama kalıcı büyüklük,
hafıza bırakabilmektir.
Bunu da bir kenara not edelim bence…
Gelelim Bursa–Sabiha Gökçen Havalimanı meselesine…
Burada alkış maalesef bitiyor.
İhale yapıldı.
Olması gerektiği gibi.
Açık.
Rekabetçi.
Ve rakamlar ortaya çıktı.
Burulaş ne dedi?
“Gelirin %37’sini veririm.”
Diğer firmalar ne dedi?
“Daha yüksek oran veririm.”
“Hatta daha ucuza taşırım.”
Şimdi biri çıkmış,
“Bu ihale neden yapıldı?” diyor.
“Belediyenin elinden alınıyor” diyor.
Yanlış yerde bağırıyorsunuz.
Bu ihale olması gerektiği gibi yapıldı.
Asıl soru şu:
10 yıl boyunca
neden açık, rekabetçi bir ihale yapılmadı?
Belediyeye bağlı bir şirket,
hangi hukuki gerekçeyle
bu hattı ihalesiz yürüttü?
Kamu yararı diyorsan,
o zaman kamuya en çok payı verirsin.
650 lira alıpgelirin %37’sini bırakıyorsan,
bu kamu hizmeti değil,
bu ticari tercihtir.
Ve bu tercihin bedelini
Bursa halkı ödüyorsa,
kusura bakmayın,
buna kimse alkış tutmaz.
Eleştiri yapanlara sözüm net:
Sorun ihalenin yapılması değil.
Sorun, yıllarca yapılmaması.
Burulaş düşük oran verdiyse,
bu HEAŞ’ın değil,
Burulaş’ın problemidir.
Belediyeye bağlıysan,
buna göre plan yapacaksın.
Rekabetten kaçmayacaksın.
Mağdur edebiyatı yapmayacaksın.
Şeffaflık istiyorsan,
önce aynaya bakacaksın.
***
Geçen hafta yazdıklarım birilerinin hoşuna gitmemiş,
Gitmesin zaten kardeşim…
Sen yolcunu gecenin bir vakti yalnız başına koyuyorsan,
Bunun da bir bedeli olacaktır elbette.
Kimse bağlı olduğu şirketin marka değerine zarar vermemeli.
Kimse sandıkları istediği gibi kullanmamalı (!)
***
Hepinize güzel bir hafta dilerim.
Sevgiyle kalın.
Serdar BAŞAĞAOĞLU
Yorumlar