Bir Parislinin 2026’dan beklentileri genelde günlük yaşam kalitesi, ekonomi ve şehir kimliği etrafında toplanır. Özetle şöyle sıralanabilir:
1. Yaşam maliyetlerinin düşmesi. Özellikle kira ve emlak fiyatlarında artışın durması, Gıda ve enerji fiyatlarının daha öngörülebilir hâle gelmesi;
2. Toplu taşımanın iyileşmesi, Metro ve RER hatlarında daha az arıza, daha fazla dakiklik, Grand Paris Express projelerinin somut fayda vermeye başlaması, Bilet fiyatlarının artmaması;
3. Olimpiyat sonrası somut kazanımlar. 2024 Olimpiyatları için yapılan yatırımların (altyapı, spor alanları, ulaşım) günlük hayatta gerçekten işe yaraması, “Gösteriş için değil, halk için şehir” hissi.
4. Güvenlik ve toplumsal huzur, Küçük suçlarda azalma, Toplumsal gerilimin ve protestoların daha az sertleşmesi
5. İş–yaşam dengesi, Uzaktan/hibrit çalışmanın kalıcı hâle gelmesi, Gençler için daha istikrarlı iş imkânları
6. Daha yeşil ve sakin bir Paris. Daha fazla yeşil alan, daha az gürültü ve hava kirliliği, Bisiklet yollarının güvenli ve düzenli olması, Aşırı turizmin kontrol altına alınması;
7. Paris kimliğinin korunması, Şehrin “sadece zenginlere ait” bir yer hâline gelmemesi, Küçük esnafın, kafelerin ve mahalle kültürünün yaşaması.
Kısaca, daha yaşanabilir, daha erişilebilir, daha sakin ama hâlâ “Paris gibi” bir Paris.
Bir İstanbullunun 2026’dan beklentileri çoğunlukla geçim derdi, ulaşım, güvenlik ve yaşam kalitesi etrafında şekillenir. Gerçekçi ve biraz da temkinli beklentilerle özetlemek gerekirse:
1. Hayat pahalılığının biraz olsun azalması, Kira fiyatlarının en azından kontrolden çıkmaması, Gıda, ulaşım ve faturaların öngörülebilir hâle gelmesi, “Ay sonunu getirme” stresinin hafiflemesi
2. Trafik ve ulaşımda nefes alma, Metro hatlarının gerçekten günlük hayatı rahatlatması, Aktarmaların daha düzenli, seferlerin daha sık olması, Trafikte geçirilen zamanın azalması (en büyük ortak hayal)
3. Deprem konusunda somut adımlar, Kentsel dönüşümün yavaş ama güvenli ilerlemesi, Denetimlerin kâğıt üzerinde kalmaması, “Bir şey olursa ne yaparız?” kaygısının biraz azalması
4. Daha güvenli bir şehir, Sokakta, toplu taşımada daha az tedirginlik, Küçük suçların ve düzensizliğin azalması, Gece dışarı çıkarken iki kere düşünmemek.
5. Gençler için umut, İş bulmanın sadece torpille olmaması, Maaşların en azından temel yaşamı karşılaması, Yurt dışına gitmenin tek çıkış yolu gibi görünmemesi.
6. Şehrin nefes alması, Daha fazla yeşil alan, daha az beton, Sahillerin, parkların gerçekten halkın olması, Kalabalığın ve düzensiz yapılaşmanın kontrol altına alınması.
7. Sosyal ve kültürel hayata erişim, Konser, tiyatro, sinema gibi etkinliklerin “lüks” olmaması, Mahalle kültürünün tamamen kaybolmaması
8. Genel bir normalleşme hissi, Sürekli kriz gündemi olmaması, Plan yapabilme duygusunun geri gelmesi, “Yarın ne olacak?” kaygısının azalması
Kısaca bir İstanbullu 2026’dan biraz daha rahat nefes alabileceği, daha güvenli, daha öngörülebilir bir hayatbekler.
Sanmayın ki bu beklentiyi tek bir kişi gerçekleştirecek. Unutmayın ki İstanbullu ve Parisli diye sıfatlar var. Bunu gerçekleştirecek olan bizleriz,orada yaşayanlar.
Milano’da Belediye yan sokağımızın yönü konusunda bir oylama yaptı. O sokağın sağı ve solundaki binanın her dairesindeoturanlar oyunu kullandı ve sokak tek yön olarak kuzeye doğru kullanılmaya başlandı. Sonra gördük ki sonuç bizim umduğumuz gibi çıkmadı, tek tek belediyeye yazdık ve çoğunluk yolun tekrar eski yönde olmasını istedi ve ertesi sabah eski düzene dönüldü.
Bir çok belediye dikine yapılaşmaya karşı çıkmıştı. Sonunda Milano kenti dışında yeni bir yerleşim bölgesine yer verildi.San Felice, merkez Milano’daki yüksek gökdelen dokusundan ziyade daha yatay, yeşillikli ve insanların yaşamak için tercih ettiği sakin bir yerleşim alanı olarak planlanmıştı. Ortalama kat sayısı: 2 ila 8 kat arası. Binaların dört bir yanında da bahçe olma zorunluğu.
Bu tür kararlar şöyle bir görüntü ortaya çıkarır. Fotoğrafa tek bir bakışla orasının neresi olduğunu tanırsınız. Ankara’nın Bahçelievler’i, İstanbul’un Ataköy’ü gibi. İtalyan’ların estetik ve sanat düşkünü olduklarını da biliriz. Bizde ise son çeyrek yüzyılda rant düşkünlüğü, her şeyin önünde.Paris’te ise Citroen bölgesi, Eiffel’den ya da Sacré-Cœur’den bakınca (Montmartre Tepesi) farkı hemen fark edeceğiniz bir görüntü ile karşınıza çıkar. Paris’in içindeki tek ama en yüksek gökdelen ise Paris, Haussmann döneminden beri benzer yükseklikte (genelde 6–7 katlı), taş cepheli, yatay bir siluete sahip bir şehrin, tek başına yükselen, koyu renkli, modernist bir kule olarak bu dengeli silueti ani ve sert biçimde kıran Monparnas binası. Birçok Parisli için “şehir manzarasına saplanmış bir çivi” gibi görülüyor. Bina sıkça ve kısaca “Paris’in en çirkin binası” olarak adlandırılır.
Londra’da “en çirkin bina” sorusunun tek bir resmî cevabı yok, ama halk oylamaları, mimarlık eleştirileri ve medyada en sık hedef alınan bina şudur: 20 Fenchurch Street – “Walkie-Talkie”.
Yükseklik: ~160 m, Takma ad: Walkie-Talkie (üst kısmı genişlediği için), sevilmeyiş nedeni ise üste doğru şişkin formunu Londra’lılar şehrin siluetine “aykırı” bulunuyor, tarihî şehir dokusuyla uyumsuz olduğunu düşünüyor. Bir dönem konkav cam cephesi güneş ışığını yansıtarak yerdeki arabaları eritecek kadar ısıtmıştı. Bir ankette “Britanya’nın en çirkin binası” seçilmişti. Halk arasında en sık “Londra’nın en çirkin binası” denilen yapı: Walkie-Talkie. Bu bina da tıpkı Paris’te TourMontparnasse gibi, bu da şehir kimliği ve modern mimari tartışmasının bir sembolü.
“İstanbul’un en çirkin binası” için tıpkı Paris ve Londra’da olduğu gibi bu tamamen kamusal algı ve tartışma meselesi olanlardan bahsetmek gerekir. Ama yıllardır en sık eleştirilen ve adı geçen yapılar Zeytinburnu Sahilindeki yüksek yapılardır. Tarihî Yarımada siluetini bozduğu bir gerçek, hazımsızlığın ve banalliğin sembolü olduğu da. Sultanahmet, Süleymaniye gibi camilerin arkasında yükselmesi büyük tepki çekti. Hatta bu yapılar için “Siluet katliamı” ifadesi kullanıldı. Yıkım kararı alınan nadir örneklerden biri oldu. Bugün İstanbul’da “çirkin bina” tartışmalarının sembolü hâline gelmiştir. Görgüsüz, zevksiz, estetikten ve tarih bilincinden uzak bu tür yapılar tek bir sözcük ile ifade edilirler; “Rant”. İstanbul yıllardır ranta kurban edilmiş, ender ve benzersiz geçmişi olan bir şehirdir.
“Eğer dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.”
Napolyon Bonapart
Bize de tek bir şey kalıyor, o da estetik yoksunu ülke insanlarımıza güzel örnek sunan ve sunmuşları öne çıkarmak. Ne de olsa göçebe bir geçmişimiz var. Ezberlemeyi öğrenmek zannederken aklımızı kullanmayı hala öne çıkaramadık. Kur’an 233 sure ile “Oku” emrini hatırlatıp “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” sorusunu sormakta.
“Hâlâ düşünüp ibret almıyor musunuz?”
Yorumlar