

Gazete Manşetleri ve Toplumsal Yara
Her gün sayfalarını açtığımız gazetelerde, ekranlarda ya da sosyal medyada insan vicdanıyla asla bağdaşmayacak olaylara tanıklık ediyoruz. Öfkeyle işlenen cinayetler, içkili araç kullanımı yüzünden sönen hayatlar, sorumsuzlukların ardında bıraktığı derin acılar ve telafisi olmayan can kayıpları… Her bir haber, toplum olarak bizi derin bir muhasebeye zorluyor. Görünen o ki, yasalar ne kadar katı olursa olsun, suç oranlarını azaltmaya tek başına yetmiyor. İhtiyacımız olan şey, dışarıdaki kelepçelerden ziyade içerideki o görünmez bağdır. Temennimiz ve çabamız, yeni gelen her yılda bu tür acıların ülkemizde azalması, insanlığın galip gelmesidir.
İçimizdeki Gizli Mekân: Vicdanın Adresi
Hepimiz çok iyi biliriz ki, biyolojik bedenimizin bir yerlerinde, sınırları ve şekli tam çizilemeyen kutsal bir yargıç ikamet eder. Kimileri onun sadece sol göğsümüzün altındaki o sıcak kalpte oturduğunu söyler; kimileri ise mantığın ve kararların merkezi olan beyinde, çok daha yukarılarda bir adres tarif eder. Ancak bu gizemli yargıca en adil ve en estetik mekânı, şüphesiz ki hem akla hem duyguya hak verenler ayırmıştır: Beyinde küçük bir sofa, kalpte ise bakla oda… İşte bu seçkin, asil ve kirası ödenemez kiracımızın adı Vicdan'dır. Statümüz, yaşımız ya da adımız ne olursa olsun; sizin içinizdeki de benim içimdeki de hep aynı isimle çağırılır.
Görünmez Mahkemenin Görünmez Hâkimi
Peki, kimdir bu vicdan? Çatık kaşlı, kırmızı yakalı heybetli bir cübbe giymiş, elindeki tahta tokmağı "karar!" diyerek sertçe masaya vuran klasik bir mahkeme hâkimi mi? Bilmiyoruz. Çünkü onu fiziken gören, fotoğrafını çeken ya da tam anlamıyla tarif edebilen çıkmamıştır. Onun gücü görünmezliğinde ve zamansızlığındadır. O, mantık süzgecinden geçen doğrularla, kalpten kopan duygusal dalgalanmaları aynı potada eritir, bizi hiç ummadığımız anlarda sorguya çeker.
Gün boyu kalabalıklar içinde bastırdığımız, görmezden geldiğimiz hatalarımızla bizi geceleyin baş başa bırakır. Aniden, uykunun en derin yerinde sıçrayarak uyanmamız bundandır. Kaçtığımız ne varsa yastığımızın ucundadır. Ona neyi, neden yaptığımızı kekeleyerek anlatmaya çalışırken içimizi amansız bir huzursuzluk kaplar. Bir de bakmışız ki, ya yastık ıslanmıştır gözyaşından ve alın terinden ya da atletimiz sırılsıklam olmuştur suçluluk duygusundan.
En Yüksek Temyiz Makamı
Kendi iç mahkememizde vicdanımızın bize biçtiği mahkûmiyet kararını tartışma ya da temyize götürme hakkımız yoktur. Zira bu dünyada ve bu bedende, misafir ettiğimiz o yüksek yargıçtan daha üst bir merci bulunmaz. O hem savcıdır hem hâkimdir hem de jüridir. Üstelik vicdanın verdiği cezalar, paraya ya da parmaklıklar ardına çevrilemez. Onun bize kestiği en büyük ceza, derin bir pişmanlık duygusuyla birlikte gelen "aynı hatayı ve aynı fiili bir daha asla tekrarlamamak" yükümlülüğüdür. Biz adımlarımızı atarken, o bizi hep yukarılardan, tepeden gözlemler; ceza sürecindeki samimiyetimizi, kendimizi düzeltip düzeltmediğimizi tartar. Ve vicdanın bu amansız nöbeti, ömür perdemiz sonsuza dek kapanana kadar devam eder.

Sonsuz Adalet ve İnsan Olabilmek
Eski bilgeler ve inançlar der ki: Eğer bu dünyadaki yaşam sahnesinde vicdanımızın sesini dinlemiş, cezalarını olgunlukla kabul edip aynı hataları tekrarlamamak için samimi bir gayret sarf etmişsek, o yüce yargıç ömür perdesi kapandıktan sonra yönümüzü aydınlatacaktır. Büyük mahkemede, bizi suçlayanlara karşı adeta en sadık avukatımız gibi bizi savunacak ve koruyacaktır.
Sonuç olarak; eğer içimizdeki bu yargıcın varlığından haberdarsak, her günün sonunda onun adalet kürsüsünün karşısına geçip kendimize dürüstçe hesap verebiliyorsak ve başkalarını suçlamadan önce kendi eylemlerimizi yargılamayı becerebiliyorsak, işte o zaman gerçekten "insan" olduğumuza inanabilir ve bu dünyada şerefli bir iz bırakabiliriz.
Yorumlar