Türk Hava Yolları yine büyük bir anlaşmaya imza attı.
Yeni uçaklar, yeni motorlar, yeni bakım merkezleri, milyarlarca dolarlık büyüme hedefleri…
Her açıklamada biraz daha büyüyen bir filo, genişleyen bir uçuş ağı ve dünya havacılığında daha güçlü bir oyuncu olma iddiası var.
Güzel.
Türkiye’nin bayrak taşıyıcı hava yolu şirketinin büyümesinden, küresel rekabette güç kazanmasından ve ülkeye katma değer sağlamasından kim rahatsız olabilir?
Ancak bu büyük yatırımların gölgesinde giderek daha fazla önem kazanan bir soru var:
Türk Hava Yolları uçaklarının geleceğini planladığı kadar, o uçakları uçuran, bakımını yapan, yolcusuna hizmet veren çalışanlarının geleceğini de planlıyor mu?
Bence bugün tartışılması gereken asıl mesele bu.
MOTORLARIN GELECEĞİ GARANTİ ALTINDA, YA ÇALIŞANLARIN?
16 Ekim’de Türk Hava Yolları, THY Teknik ve CFM International arasında önemli bir mutabakat imzalandı.
23 Eylül’de duyurulan 100 kesin ve 50 opsiyonlu Boeing 737 MAX uçağı için yedekler dahil 300’den fazla LEAP-1B motorunun temini öngörülüyor.
Anlaşma kapsamında THY ve AJet’in mevcut ve planlanan operasyonlarıyla ilişkili 600’den fazla motor için uzun vadeli bakım ve hizmet desteği de gündemde.
Üstelik Türkiye’de yeni bir motor bakım merkezi kurulması hedefleniyor.
Havacılık sektörünü yakından takip eden biri olarak bu gelişmeyi son derece önemli buluyorum.
Çünkü motor bakım kabiliyetinin Türkiye’de geliştirilmesi, yalnızca THY’nin maliyetlerini yönetmesini sağlamayacak. Yeni teknolojilerin ülkemize kazandırılmasına, teknik uzmanlığın gelişmesine ve yüksek katma değerli hizmet ihracatına da katkı sağlayabilecek.
Ancak dikkatimi çeken başka bir nokta var.
THY, motorlarının yıllar sonraki bakım ihtiyacını bugünden hesaplıyor. Hangi motorun ne zaman bakıma gireceğini, hangi teknik kabiliyetlere ihtiyaç duyulacağını, hangi lisansların alınacağını planlıyor.
Peki aynı hassasiyet, insan kaynağının geleceği söz konusu olduğunda da gösteriliyor mu?
Bir motorun kullanım ömrünü uzatmak için milyonlarca dolar harcamayı göze alan yönetim anlayışı, bir çalışanın mesleki ömrünü ve kuruma bağlılığını korumak için ne yapıyor?
İşte üzerinde durulması gereken soru bu.
HEDEF 12’NİN GÖLGESİNDE BÜYÜME
THY’nin son dönemde gündemden düşmeyen Hedef 12 uygulaması, bu soruyu daha da önemli hale getiriyor.
Şirketin operasyonel verimlilik ve maliyet yönetimi hedefleri doğrultusunda hazırladığı düzenlemeler, özellikle kokpit ve kabin ekiplerinin ücretleri ile bazı çalışma hakları üzerinden tartışılıyor.
Uçuşa bağlı ödemeler, harcırahlar, ulaşım imkânları ve çeşitli ücret hesaplama yöntemleri değişikliklerden etkilenebilecek başlıklar arasında.
Düzenlemelerin 1 Ocak 2027 itibarıyla yürürlüğe girmesi planlanıyor.
Yetkili sendika Hava-İş, değişikliklere olumsuz görüş bildirdiğini açıkladı. Hava-Sen ise uygulamaların çalışanların kazanılmış haklarını gerileteceğini savunuyor.
Basına yansıyan haberlerde çalışanların gelirlerinde yüzde 10 ila 20’ye varan kayıplar yaşanabileceği iddia ediliyor. Ancak her çalışanın aynı oranda gelir kaybına uğrayacağına ilişkin doğrulanmış, kapsamlı bir hesaplama bulunmuyor. Etki, görev grubuna ve uçuş programına göre değişebilecek.
Burada asıl sorgulanması gereken nokta yalnızca kesinti oranı değil.
Bir şirket büyürken çalışanları neden gelecekleri konusunda daha fazla endişe duyuyor?
Bir yandan yeni uçak siparişleri açıklanırken diğer yandan çalışanların mevcut haklarını koruma telaşına düşmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişki değil mi?
Elbette her şirket verimlilik arayabilir.
Elbette maliyetlerini kontrol etmek zorundadır.
THY gibi küresel ölçekte faaliyet gösteren, yakıt fiyatlarından finansman giderlerine kadar çok sayıda değişkene maruz kalan bir havayolu için mali disiplin hayati önem taşır.
Ancak verimlilik ile çalışan haklarını geriye götürmek aynı şey değildir.
Üstelik verimliliğin yalnızca kısa vadeli maliyet hesabıyla değerlendirilmesi, uzun vadede çok daha pahalı sonuçlar doğurabilir.
İNSAN KAYNAĞI GİDER Mİ, YATIRIM MI?
THY’nin 2025 yılı faaliyet raporunda, iştirakler ve ortak yönetilen şirketlerle birlikte toplam istihdamın 100 bin kişinin üzerine çıktığı görülüyor.
Şirket, aynı raporda yaklaşık 4,3 milyon kişi-saatlik eğitim faaliyetinden söz ediyor.
Yani THY’nin insan kaynağına hiç yatırım yapmadığını söylemek doğru olmaz.
Ancak mesele yalnızca kaç kişinin işe alındığı ya da kaç saat eğitim verildiği değil.
Önemli olan bu yatırımların çalışan memnuniyetine, mesleki gelişime, kurum aidiyetine ve uzun vadeli istihdam güvencesine nasıl yansıdığı.
Bir pilotu yetiştirmek yıllar alıyor.
Bir uçak teknisyeninin bilgi birikimi yalnızca aldığı eğitimle değil, yıllar içerisinde karşılaştığı teknik sorunlarla ve edindiği tecrübeyle gelişiyor.
Bir kabin memurunun kriz anında verdiği doğru kararın arkasında yüzlerce saatlik eğitim ve deneyim bulunuyor.
Yer operasyonlarında çalışan bir personelin yaptığı iş ise çoğu zaman yolcunun görmediği ama operasyonun aksamadan sürmesini sağlayan en önemli halkalardan biri.
Bütün bu insanların birikimini yalnızca maaş bordrosundaki rakamlarla değerlendiremezsiniz.
Bugün maliyetleri azaltmak amacıyla aldığınız bir karar, yarın deneyimli çalışanlarınızın başka şirketlere yönelmesine neden olursa ne olacak?
Onların yerini doldurmak, yeni çalışanları eğitmek ve kaybedilen tecrübeyi yeniden kazanmak ne kadara mal olacak?
THY yönetiminin bu soruların cevaplarını da bilanço hesaplarına dahil etmesi gerekiyor.
UÇUŞ EMNİYETİNİN TEMELİNDE DE İNSAN VAR
Havacılık sıradan bir sektör değil.
Burada alınan her kararın ekonomik olduğu kadar operasyonel sonuçları da bulunuyor.
Çalışanların yorgunluğu, görev planlaması, eğitim yeterliliği, mesleki motivasyonu ve kurum içindeki iletişim kültürü, uçuş emniyeti yönetiminin ayrılmaz parçaları.
Hava-İş’in Hedef 12 düzenlemelerine yönelik açıklamalarında uçuş emniyeti konusuna özellikle dikkat çekmesi bu nedenle önemli.
Elbette bir ücret düzenlemesinin doğrudan uçuş emniyetini tehlikeye attığını ileri sürmek için somut verilere ihtiyaç var.
Ancak çalışanların motivasyonunu, çalışma barışını ve aidiyetini etkileme ihtimali bulunan kararların emniyet yönetiminden bağımsız değerlendirilmesi de doğru olmaz.
Bir pilotun gelir kaygısıyla görev yapıp yapmadığını, bir kabin memurunun çalışma şartlarından ne kadar memnun olduğunu veya bir teknisyenin artan iş yükü karşısında hangi zorluklarla karşılaştığını yönetim nasıl ölçüyor?
Daha da önemlisi, çalışanlar yaşadıkları sorunları yöneticilerine herhangi bir olumsuz sonuçtan korkmadan aktarabiliyor mu?
Güçlü bir emniyet kültürü, yalnızca prosedürlerin eksiksiz yazılmasıyla değil, çalışanların kendilerini güvende hissetmesiyle de oluşur.
YÖNETİCİLERİN CEVAPLAMASI GEREKEN SORULAR
THY yönetiminin önümüzdeki yıllara ilişkin filo ve motor yatırım planlarını kamuoyuyla paylaşması önemli.
Ancak benzer bir şeffaflığın insan kaynağı politikalarında da gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Örneğin;
Yeni uçak siparişleri doğrultusunda önümüzdeki beş yılda kaç yeni pilota, kabin memuruna ve uçak teknisyenine ihtiyaç duyulacak?
Kurulması planlanan motor bakım merkezinde kaç kişiye istihdam sağlanacak? Bu personelin ne kadarı mevcut kadrolardan, ne kadarı yeni mezunlardan karşılanacak?
Hedef 12 kapsamında değişen ücret ve yan hakların çalışan gruplarına göre gerçek mali etkisi nedir?
Şirketin çalışan memnuniyeti araştırmalarında son yıllarda nasıl bir değişim yaşandı?
Tecrübeli çalışanların şirketten ayrılma oranları artıyor mu, azalıyor mu?
Bu soruların tamamının ölçülebilir cevapları olmalı.
Çünkü uçak siparişleriyle ilgili verilen her ayrıntılı bilginin yanında insan kaynağının geleceğine yönelik verilerin de açıklanması, şirketin kurumsal güvenilirliğini güçlendirir.
BÜYÜKLÜK SADECE FİLODAKİ UÇAK SAYISI DEĞİLDİR
Türk Hava Yolları bugün Türkiye’nin dünyaya açılan en güçlü markalarından biri.
Bu başarıyı küçümsemek mümkün değil.
Ancak büyük bir havayolu olmakla, çalışanlarının geleceğe güvenle baktığı bir havayolu olmak birbirinden farklı kavramlar.
İdeal olan, ikisinin aynı anda başarılması.
Şirketin yeni motorlara, bakım altyapısına, teknolojik sistemlere ve filo genişlemesine yatırım yapması elbette gerekli.
Fakat unutulmaması gereken bir gerçek var:
Yeni bir uçak satın alabilirsiniz.
Yeni bir motor sipariş edebilirsiniz.
Yeni bir bakım merkezi kurabilirsiniz.
Ancak yılların deneyimini, kurum kültürünü ve çalışanların güvenini aynı kolaylıkla satın alamazsınız.
Bir şirketin gerçek gücü, sahip olduğu uçakların sayısı kadar, o uçakları emniyetle havalandıran insanların kendilerini o şirketin bir parçası olarak görmesinde saklıdır.
Bu nedenle THY yönetiminin önünde yalnızca yeni uçakları teslim almak gibi bir hedef bulunmuyor.
Aynı zamanda mevcut insan kaynağını korumak, geliştirmek ve büyüyen şirketin geleceğine ortak etmek gibi önemli bir sorumluluk da bulunuyor.
Çünkü bir havayolunu büyütmek için uçak satın almak gerekir.
Ama o havayolunu gerçekten büyük yapan, o uçaklara hayat veren insanlardır.
Ve son sözüm şu:
Türk Hava Yolları, motorlarının geleceğini garanti altına almaya çalışırken çalışanlarının geleceğini belirsizliğe bırakmamalı.
Asıl sürdürülebilir büyüme, gökyüzüne yapılan yatırımla insana verilen değerin aynı doğrultuda yükseldiği gün gerçekleşir.
Yorumlar